14 Nisan 2017 Cuma

       
Şu sıralar  vizyonda bulunan ya da bulunmayan   tüm filmleri seyretmiş olmanın gereksiz gururuyla dolup taşıyorum. Hollywood bana film yetiştiremiyor desem yeridir.
Esasında Amerika'dan pek haz etmememe ve neredeyse pek çok filmde Amerikan Milliyetçiliğini, Hristiyanlığı ya da son günlerde pek bir moda olan İlluminati menşeili subluminal mesajları aleni bir şekilde  gözümüze gözümüze sokmalarına rağmen, mecbur oturup seyrediyoruz.

Amaçları beyin yıkamaysa, bunların bende pek bir etkisi olduğunu söyleyemem. Henüz elimde  Amerikan bayrağı  '' Dağ başını duman almış'' marşını söyleyip, bir yandan da istavroz çıkararak, şeytana tapmaya gitmedim. Nasıl bir kafa karışlığı yaşamayı hayal ediyorsam artık.

Elbetteki sadece Amerikan filmleriyle günümü ve gönlümü hoş eylemiyorum. Son yıllarda yükselişe geçen ve gayet kaliteli işler çıkaran  Türk Sinemasının da hakkını teslim ediyorum. Tabii ki Recep İvedik serisini tenzih ederim.  

Belirli bir kavramı birbiri ardına gelen görüntülerle aktaran asırlık bir sektöre dahil oluşumuz neredeyse sinemanın tarihine yakın. Tür ayrımı yapılsa da, sinema-göz ve sinema -gerçek ayrımı yapan akım bir süreliğine göz ardı edilirse, neticede sinema sanatında aslolan, seyirciye bir ya da bir buçuk saat boyunca hoşça vakit geçirtmektir. Benim de amacım bundan fazla değil. Neticede iki film seyredip, hayatın anlamını bulmaya çalışmıyorum.

Kısa süreli gerçek dünyadan kopup, bir düş dünyasına yolculuktan ibaret olduğunu düşünüyorum. İzlediği filmdeki düş dünyasına giren insan yeri gelir perdedeki karakterle özdeşleşir, yeri gelir nefret eder o karakterden.
Artık kült hale gelmiş eski Türk filmlerinde ise geleneksel sinema çizgileri çok net bir şekilde gözlenir.

Yeni filmler her ne kadar çok kaliteli ve senaryo olarak gerçeğe daha yakın olsa da, yine de  insan eski Türk filmlerindeki gereğinden fazla mutlu olan ya da her olayda dünyası başına yıkılan film kahramanlarını özlüyor. Belki de düşünmeye pek fazla zorlamadığı için bu kadar çok sevmişizdir bu filmleri kim bilir?

Eski Türk filmlerinde karakterlerin çok keskin hatları vardır. İyi tam anlamıyla iyi, Kötü ise su katılmamış kötüdür. Tüm karakterler babacan, namuslu, seksi, fettan, haksızlığa uğrayan vs olarak  mutlaklaştırılır. Seyirciye fazla bir çözümleme yapmaya fırsat verilmez. Çünkü zaten herşey hazır sunulur izleyiciye. Belki bu nedenle, gelenekçi olduğu için  Türk sineması aşağılanmıştır yıllarca.

   Oysa ki salon tabir edilen Amerikan filmlerinde de (özellikle de cihan harbi öncesinde çekilen ya da ekonomik buhranların aktarılmadığı  filmler harici) aynı gelenekçi yapı, aynı saflık, karakterlerde kesin hatlar ve senaryolarda çocuksuluk ve masumluk vardır. Sadece kullanılan malzemenin kalitesinden dolayı onların filmleri, bizimkiler gibi hışır hışır kıpırdanmıyor, ekranda sineğimsi görüntüler uçuşmuyor. Sinekten başka da  bir benzetme bulamadım. İdare ediverin.

''Size baba diyebilir miyim ?'' cümlesini kim bilmez.
''Bunu bana yapmayacaktın Tarik?'' 
''Pembe panjurlu bir evimiz olacak '' ya da sabah tanımadığı bir yatakta uyanıp, şaşkın şaşkın çarşafı üzerine çekerek, haline bakıp ''Niöyyahhhhhhhhhhhh'' diye ağlayan, gazozuna uyku ilacı katılmış kadınlar.

Genellikle hep doktor olan Nubar Terziyan, hiç vizite ücreti almaz bu filmlerde... Hulusi Kentmen illaki o koca göbeğini hoplata hoplata güler, kaytan bıyıklarını sık sık  burarak ''evladım'' diye lafa başlar. Kötü kalpli kayınvalide rolündeki Aliye Rona bu duruma çok şaşar. 
Hüseyin Peyda lazerli gibi mavi gözleriyle dünyayı yakar. Adile Naşit muhakkak kahkaha atar, Mürüvet Sim mutlaka yeni koca arar, Erol Taş kirli mendiliyle suratındaki terleri sildikten sonra en pis kahkahasını atarken, karyola demirine yaslanıp kameraya doğru hıçkıran Hülya Koçyiğit'e bağırır, evin hizmetçileri her zaman iyi kalplidirler ve köyden gelen esas kızı evin oğluna beğendirebilmek için ona zerafet dersleri aldırırlar. Esas kız peruk takınca, baştan ayağa değişir. O peruk sayesinde kadını  kimseler tanıyamaz. Ona aşık olan jön bile...

En yakışıklı, en güzel kadınlar vardır o filmlerde... Hiç kimse onlar
gibi sevilmemiş, hiç kimse onlar kadar aşk acısı çekmemiştir. Evladından zorla ayırılan bir anne, çekilecek ne kadar acı varsa, hepsini çeker bu filmlerde.
Fettan kadın hep kürk ister, mücevher ister, kuyruklu arabalarda gezer. Esas kızı tuzağa düşürür. Apartman topuklu ayakkabılar üzerinde, tüylü tüylü gece kıyafetleriyle, gece kulüplerinde hoppidik hoppidik danslar yapılır. Bir araba çarpmasıyla kırık çıkık ya da beyin kanaması olunmaz. Doğrudan kör olunur. Şayet kör olan bayansa, takma kirpikleriyle ameliyat olur. Pamuklar açıldığında da göz makyajının daha bir abartılmış olduğunu görülür.
Ağaçlı bir yolda  birbirine doğru yampiri yampiri  koşturan, sonra da o ağaçların  arasında şarkı söyleyerek saklambaç oynayan aşıkları unutmak elbette ki olmaz.
Güzeldir Türk filmleri... Kirlenmemiş aşklar vardır o filmlerde...Sadece aşktır bu  filmlerin konusu...
Türkiyede ne 80 döneminde ki feminizim kokan ya da sol cenaha mensup filmler, ne son yıllarda çekilen filmler, ne bol efektli Matrix uzantısı filmler, ne o, ne de bu...

Ben en çok ister siyah-beyaz, isterse retro renklerde olsun, hışır hışır kıpırdansın, arada kopsun, sıklıkla aptalca olsun. Yine de Eski Türk filmlerini seviyorum. Çocukken Adile Naşit'i, şu an yerinde yeller esen ünlü Şan Tiyatrosunda  seyretme şansına erişmiştim. Bi damlacık bir kadının, o koca sahneyi nasıl doldurduğuna şahit olmuştum. Şen kahkahalarıyla koskoca tiyatro salonunu  inletiyordu. Öldüğünde çok ağladığım bir sanatçıydı Adile Naşit... Hulusi Kentmen ve Kemal Sunalda da aynı duyguları hissetmiştim. Sanırım çocuk yanımızda onlarla ölüyor ya da  bana öyle geliyor. Sinemaya kafayı bu kadar takarsam olacağı bu tabii ki...
Hani Adile Naşit ve Münir Özkul bir filmde turşu suyu yüzünden kavga ederler ya
-TURŞU LİMON SUYUYLA YAPILIR
-HAYIR EFENDİM SİRKEYLE YAPILIR diye.

Turşu hangisiyle yapılır bilmiyorum ama iyi bir sinema izleyicisi olarak bildiğim bir şey var. Sanat eserleri sevgiyle  yapıldığı zaman, senaryolar bazen saçma bile olsa, o filmler yıllarca seyrediliyor. Hatta tüm sahneleri ezberleniyor. 
Bize de ''darısı yeni kuşak sinemacıların başına'' demekten başka da bir şey kalmıyor.